Son Yazılar

Ulu Cami’de Zaman Kayması ve Kahverengi Muamma


İkindi güneşinin cami avlusundaki şadırvanda kırılıp bin parçaya bölündüğü o kararsız saat. Baharın son demleri ama hava, birazdan fırtına kopacakmış gibi ağır ve basık. Muzaffer Bey, otuz yıllık tescil memuru vakarıyla cami kapısında dikiliyor. Gözleri tereklerde, aklı ise beş dakika sonra kalkacak olan 14-A belediye otobüsünde.

“Ayakkabıyı nereye koymuştuk?”

Soru, zihnine düşen ilk çatlak. Normalde her şeyi kodlayan, "gelen evrak" ve "giden evrak" arasında hayatı pergel gibi kuran adam gitti; yerine çoraplarıyla mermerin soğuğuna çakılmış bir yabancı geldi. Şu galiba... Eğildi. Yok, bu rugan. Genç işi, dünya telaşlı bir ayakkabı. Benimki kahveydi. Kahve miydi? Allah Allah...

Sırtını duvara vermiş o ihtiyarlar yok mu... O asırlık çınarlar. Sanki namazdan sonra caminin bir parçası haline gelmişler. Sessizce oturmuş, Muzaffer’in bu postmodern çaresizliğini izliyorlar. Dünyadan elini eteğini çekmiş o bakışlarda ne bir acele var ne de bir endişe. Muzaffer ise terliyor. İmam bile aceleyle çıktı, cübbesini düzelterek hızlı adımlarla uzaklaştı; belki bir cenazeye, belki de bir faturayı yatırmaya yetişecekti. Din adamı bile zamana tabiydi ama bu ihtiyarlar ve Muzaffer’in kayıp ayakkabıları zamanın dışındaydı.

“Tamam tamam, şu terekteki... Yok be yahu, kadınlar kısmı o tarafa. Hiç geçmedim ki oraya. Geçmiş miydim? Acaba dalgınlıkla...”

Dışarıda rüzgar sertleşti. Bir toz bulutu avluyu yaladı geçti. Otobüsün egzoz sesi uzaktan duyuluyor gibi. "Biraz oyalanayım," dedi içinden, "herkes alsın ayakkabısını, benimkisi kalır nasılsa." Hayda! Bu ihtiyarlar da kımıldamıyor. Sanki ayakkabılarının nerede olduğunu bilmek onları korkutuyor.

“Yahu bul şu ayakkabıyı! Hatırla Muzaffer... Hangi kapıdan girdin? Kuzey mi, batı mı?”

Sonunda tereklerin en altında, bir köşeye mahzun mahzun itilmiş kahverengi dostlarını gördü. Oh be! Dünya yeniden dönmeye başladı. Hemen giydi, bağcıklarını bile düzgün bağlamadan, memuriyetine yakışmayacak bir hızla avludan fırladı. Otobüs durağa yanaşırken nefes nefese yetişti. Kartını bastı, en arkadaki boş koltuğa çöktü.

Tam o sırada, rüzgârın serinliğiyle beraber bir tuhaflık hissetti. Ayakkabının sağı ayağını vuruyordu. Muzaffer Bey hafifçe kıpırdandı.
— Hay Allah... Benim kundura böyle sıkmazdı.

Eğilip dikkatlice baktı. Kahverengiydi, evet. Aynı eski memur kahverengisi. Ama burnundaki çizik yoktu. Sol tekin yan tarafındaki hafif açılma da yoktu. Bunlar başka bir adamın ayakkabılarıydı.

Muzaffer Bey’in içi boşaldı.

Demek aceleyle, tereklerin altındaki başka bir kahverengiyi kapmıştı. O sırada caminin duvar dibinde sessizce oturan ihtiyarlardan biri belki şimdi çoraplarıyla kalmış, kendi kunduralarını arıyordu.

Otobüs hızlandı.

Muzaffer Bey otuz yıllık tertemiz memuriyet hayatında ilk defa, bilmeden de olsa bir şey çalmış olmanın ağırlığıyla koltuğa gömüldü. Dışarıda yağmur başlamıştı.

Hiç yorum yok