Son Yazılar

Göztaşı


Ne göztaşı biliyorum ne aşı.

Ağacın ne zaman ilaçlanacağını da bilmiyorum. Hangi dal hastadır, hangisi kurudur onu da.

Köylü çocuğu deniyor bana.

Bu cümleyi her duyduğumda içimde hafif bir mahcubiyet dolaşıyor. Çünkü insan bazı yerlerde doğmuş olabilir; ama her doğulan yer insanın içine yerleşmiyor.

Bağın kenarında duruyorduk o gün.

Ne yapacağız, nereden başlayacağız diye birbirimizin yüzüne bakıyorduk. Senelerce hozan kalmış bir bağ ile karşı karşıya olmak her babayiğidin harcı değil. Asmalar birbirine girmiş. Otlar diz boyu olmuş. Kuruyan dallar canlı olanlara karışmış. İnsan nereden tutacağını bilemiyor önce.

Sabahtı daha.

Köyün sabahı şehir gibi acele etmiyor.

Hava serindi. Toprak geceyi üstünde taşıyordu hâlâ.

Komşu bağlarda erkenden işe başlamış insanlar vardı. Kimisi budama yapıyor, kimisi bel vuruyor, kimisi sırtına pompayı almış ağır ağır ağaçların arasında dolaşıyordu.

Ben ne yaptıklarını anlamaya çalışıyordum.

İnsan bilmediği işin önce seyircisi oluyor.

Bir tenekenin içinde maviye çalan bir karışım vardı.

Birisi:
— Göztaşı bu…
dedi.

Sanki bilmem gerekiyormuş gibi başımı salladım.

İnsan bazı şeyleri anlamadığı hâlde biliyormuş gibi yapmayı şehirde öğreniyor biraz.

Sonra adam işe başlamadan uzun uzun anlattı: ne kadar su konur, hangi ay yapılır, yağmurdan önce mi sonra mı atılır…

Dinledim. Bilgisizliğim adamın hoşuna gidiyordu.

Dinledim ama dikkatimi söyledikleri değil, elleri çekiyordu.

Babamın ellerine benziyordu.

Babamın da elleri böyleydi bir zamanlar. Kalın. Sessiz. Çatlak. Bir şey anlatırken kelimeden çok damarları görünürdü insanın gözüne. Bir de çok güçlüydü babamın elleri. Ta yaşlılık zamanında dahi elini sıktığı kimseyi önünde çöktürür, kerpeten gibi kavrardı hasmının ellerini.

Bu kısmı burada anlatmam gerekiyor mu bilmiyorum.

Çünkü aslında mesele göztaşı değil.

Mesele insanın bazı bilgilere geç kalması.

Ben köyden çıktığımda üç yahut dört yaşındaymışım. İnsan o yaşlarda toprağı öğrenemiyor. Yalnız sesleri hatırlıyor biraz. Tavuk sesi. Sobanın çıtırtısı. Uzaktan böğüren inekler. Sonra şehir geliyor.

Şehir önce rutubet olarak geldi bize.

Bodrum katı mesela.

Pencereden yalnız insanların ayaklarını gördüğümüz bir ev hatırlıyorum. Yüzlerini değil. Ayaklarını. Çocukluk bazen insanları yüzlerinden değil ayakkabılarından tanımaktır.

Annem vardı evde.

Dört çocuk.

Babam yok.

Almanya’da.

Bu hasret günlerini annem nasıl yaşadı bunu da bilmiyorum. Büyük ağabeyimin çok yaramaz olduğunu anlatırlardı. Aileden en erken ayrılan o oldu, birden ölüverdi. O da baba mesleğini ele almış kamyon sürüyordu. Feke’de yük indirirken fenalaşmış. Kış başı cenazesi gelmişti.

Dedim ya çocuktuk işte. Ekmeğime yoğurt çaldıklarını, gündüz uyumam için meleklerin yastığımın altına para koyacağını söylediklerini hâlâ hatırlıyorum. Ah annem… Şimdi dönüp bakınca bazı kadınların hayatı sırtında taşıdığına inanıyorum. O zamanlar normal sanıyorduk. Çünkü çocuktuk.

Sonra babam döndü.

Ama bazı adamlar dönseler de dönmüş sayılmıyor.

Yalnızca gurbet değiştiriyorlar.

Kamyon sürdü bir süre. Sonra dolmuş. Direksiyon başında geçti ömrü. Eve geldiğinde üstünde yol olurdu. Mazot kokusu. Yorgunluk. Suskunluk.

Şimdi düşünüyorum da, babam toprağı biliyordu muhtemelen. Dedemlerle büyük bir çiftlik aldıklarını ama sürdüremediklerini, birtakım fenalıklar yaşayarak koskoca ailenin dağıldığını büyükler konuşurken duyardım.

Demek ki budamayı bilirdi.

Bellemeyi.

Aşıyı.

Muhtemelen.

Ben ise kitap okudum.

Okul koridorlarında büyüdüm.

Öğretmen oldum.

Çocuklara cümle çözümledim yıllarca. Fiil anlattım. Hikâyeler kurgulattım. Ama bir ağacın neden kuruduğunu bilmiyordum hâlâ.

Bu cümle burada ağır duruyor olabilir. Kalsın.

Çünkü insan yaşlandıkça bazı eksiklikler bilgi eksikliği olmaktan çıkıyor.

Karaktere dönüşüyor.

O gün bağda ilacı hazırlayanlardan biri:
— Fazla koyarsan yakar…
dedi.

Neyi fazla koymayacaktım, niçin yakıyordu? Sormadım. Lakin bu cümle nedense uzun süre kaldı içimde.

Bazı şeylerin fazlası gerçekten yakıyor insanı.

Şehir mesela.

Yalnızlık.

Geç kalmışlık.

Ve biraz da okumuş olmak galiba.

Sonra ilaç pompasını sırtladılar.

Ben uzaktan baktım. Sadece baktım.

Hiç yorum yok