Son Yazılar

Toprak Yol


Kesme taş döşeli yollarda bisiklet sürmenin zor olduğunu bilirim. Tekerlek taşın üstünde ilerlemez, direnir; taş da boş durmaz, insanın içini dışına katacak kadar sarsar. Direksiyon zangırdar, dişler birbirine vurur; bisiklet değil de insan sürülüyormuş gibi olur. O yüzden yolu bilen çocuklar olarak biz, bisikleti en çok kenardan sürerdik: parke taşın bittiği, toprağın başladığı o dar şeritten.

Toprakta tekerlek yağ gibi kayardı. Bisiklet de rahatlardı, biz de. Bir kenardan öbürüne geçerken önce büyük bir sarsıntı olurdu; taşın hoyratlığı bir anlık bütün vücuda yayılır, sonra birden kesilirdi. İşte o an… Toprak şerit başlardı. Huzur oradaydı. Keyif oradaydı.

Sokak, iki yanında çok büyük olmayan ama kendine yeten evlerle uzanırdı. Bir ya da iki katlı. Kimisi kırmızı tuğladan, kimisi kesme taştan. Evlerin hepsi birbirine benzemezdi ama hepsi aynı sessizliğe bakardı. Bahçelerinde mutlaka birkaç ağaç olurdu: kayısı, erik, vişne… Bazısında dut, bazısında kiraz. Meyve ağaçları sanki evlerden önce gelmişti bu sokağa; evler onlara göre yerleşmiş gibiydi.

Yazın bisiklet sürerken gözüm hep o bahçelerde olurdu. Dalda kalmış bir meyve var mı diye bakardım. Koparmaya niyetlendiğimden değil; bilmek yeterdi. Bir şeyin orada durduğunu bilmek. Dutun yaprağı genişti, gölgesi ağırdı; vişne daha serin bakardı insana. Kayısıysa sabırsızdı, erken olgunlaşırdı.

Annem “taşın üstünde sürme” derdi. “Elin ayağın uyuşur.” Haklıydı. Ama taşsız yol da olmazdı; sokağı sokak yapan oydu. Taşın sertliğiyle toprağın yumuşaklığı arasında gidip gelirdik biz. Belki de o yüzden büyürken hep bir kenar aradık kendimize; ne tam ortada, ne tamamen dışında.

Akşamüstleri sokak uzardı. Güneş çekilirken taşlar bisikleti daha çok sarsardı. Toprak şerit daha bir kıymetlenirdi. Eve dönüşte bisikleti yavaşlatır, son kez o huzuru uzatmaya çalışırdım. Bahçelerden bir kapı gıcırtısı, bir bardak sesi, uzaktan bir radyo cızırtısı gelirdi.

Şimdi o sokağı düşündüğümde bisikletin sesini değil, sarsıntının bittiği anı hatırlıyorum. Taştan toprağa geçilen o kısa anı. Çocukluğun da tam orada olduğunu biliyorum: sertlikle yumuşaklık arasındaki o dar şeritte.

Bahçelerde tulumba olurdu. Yanı başında ikiye iki küçük bir havuz. Taşla örülmüş, kenarları yosun tutmaya meyilli. Bostan o havuzdan sulanırdı; sıcak yaz ikindilerinde çocuklar da. Su, bahçenin yalnızca ihtiyacı değil, bahanesiydi sanki.

Tulumba her zaman su vermezdi. Önce susardı. O yüzden tulumba kurmak ciddi bir işti. Büyükler gelir, yer seçilir, kazma vurulurdu. Borular tek tek indirilir, ek yerleri dikkatle sıkılırdı. İki metre olmadan su çıkardı bizim oralarda; yerin altı cömertti. Ama yine de kimse emin konuşmazdı. Son boru yerleştirilince tulumba başı takılır, kolu yerine oturtulurdu.

Çocuklar biraz geride dururdu o an. Kimse “çek” demezdi ama kimse çekmeden de duramazdı. Tulumba kolu ilk kez indirildiğinde kuru bir ses gelirdi. Bir daha. Bir daha. Her inişte yerin altından bir cevap beklenirdi. Sonra birden… Önce boğuk bir ses, ardından paslı bir nefes gibi suyun gelişi. Bir anlık sessizlik olurdu. Ardından su fışkırırdı.

İşte o an.

Çocuk, o anı büyüklerin omuzlarının arasından görürdü. Su sadece yerden çıkmazdı; sevinç de çıkardı. “Tamam” derdi biri. “Olmuş.” Suyun akışı düzene girince tulumba artık bahçenin parçası sayılırdı. Havuz dolar, bostan yeşerirdi.

O günlerden birinde, ikindi vakti, çocuklar havuzun başında yıkanırken oldu. Su serindi. Güneş yakıcı. Tulumbanın kolunu hızlı çektim. Ayağım kaydı. Bir anlık dengesizlik… Sonra yüzümü havuzun taş kenarına çarptım.

Sesim çıkmadı önce. Ardından ağızda metal tadı. Bir diş avucuma düştü. Ön diş. Kan suya karıştı; havuzun serinliği bir anda kayboldu. Büyükler koştu. “Bir şey yok” denildi ama vardı.

Dişçi, birkaç gün sonra, ince telli bir diş taktı. “Alışırsın” dedi. Alışıldı. Ama o günden sonra gülerken ağzımı sakladım hep. Gülüşümü emanete verdim. Dişin telini değil, yüzünü taşıdı o tel.

Tulumba hâlâ çalışıyordu. Su hâlâ akıyordu. Bahçeler eskisi gibi sulanıyordu. Ama benim için havuz artık yalnızca serinlik değildi. Bir kırığın hatırlatıcısıydı. Taştan toprağa geçerken hissedilen o huzur, yüzün ortasında ince bir sızıyla bölünmüştü.

Yıllar sonra o sokağı düşündüğümde tulumbanın sesi gelir önce. Sonra su. Sonra dişçinin odasındaki beyazlık. Ve anlarım: Çocukluk biraz da böyle akar. Önce yerin altından çıkar, sonra bir yere çarpar. Gülüşü bırakır, hatırası kalır.

Şimdi o sokaktan geçtiğimde bisiklet sürmüyorum. Zaten yol da eskisi gibi değil. Parke taşlar sökülmüş, yerlerine düzgün asfalt dökülmüş. Kenarda toprak şerit kalmamış. Her yer ortada artık.

Bahçeler de yok. Evlerin yerinde apartmanlar var. Tulumba çoktan unutulmuş. Su, yerin altından fışkırarak değil; düğmeyle geliyor. Kimse gelişini beklemiyor artık. Beklenen şeyler değişti.

Ama ağzımdaki tel hâlâ duruyor sanki. Diş çoktan değişti, tel yok; ama gülüşüm aynı yerde takılıyor. Fotoğraflarda fark ediyorum bunu. Dudaklarım gülüyor, yüzüm değil.

Bazen bir ikindi vakti, özellikle yazın, bir bahçenin yanından geçerken serin bir su sesi arıyorum. Yok. Oysa suyun sesi bana bir zamanlar şunu öğretmişti: Bir şeyin ortaya çıkması için sabır gerekir. Her şey kolayca başlamaz.

Tulumbayı hatırlıyorum. İlk inişte gelmeyen suyu. Sonra birden fışkıran sevinci. O gün anladığım şeyi yıllar sonra yeniden öğreniyorum: Bazı şeyler çok kolay çıkar yerin altından; ama bedelsiz değildir.

Dişim kırıldığında büyümüştüm aslında. Yaşım küçüktü, farkında değildim. Asıl büyüme dişçide olmadı; sonra oldu. Gülüşümü saklamayı öğrendiğim gün.

Bugün aynaya baktığımda hâlâ o çocuğu görüyorum. Havuzun kenarında yüzünü tutan, kanla suyu karıştıran çocuğu. Onu susturmuyorum artık. Çünkü biliyorum: O düşmeseydi, belki de bu kadar dikkatli bakmayacaktım hayata.

Kesme taşlı yollar yok artık.
Ama sarsıntı duruyor.
Tulumba yok.
Ama suyun yerini biliyorum.
Toprak şerit silinmiş.
Ama ben hâlâ oradan yürüyorum.

Hiç yorum yok