Son Yazılar

Gözetlenmekten Şikâyet Eden İnsan Neden Gözetlenmek İster?


Modern insanın en büyük çelişkilerinden biri belki de budur: Bir yandan gözetlenmekten rahatsız olur, diğer yandan gözetim mekanizmalarının yaygınlaşmasını bizzat talep eder.

Bir haber okuyoruz. Okullara kartlı geçiş sistemi kuruluyor. Veliler memnun. Çocuklarının hangi saatte okula girdiğini, ne zaman çıktığını öğrenebilecekler. Bir başka yerde yüz tanıma sistemleri konuşuluyor. Güvenlik kameraları artırılıyor. Kayıp çocuklar bulunuyor, suçlular tespit ediliyor, acil durumlara daha hızlı müdahale ediliyor. İnsan bunlara bakınca itiraz etmekte zorlanıyor. Çünkü güvenlik ihtiyacı gerçek bir ihtiyaçtır. Evimizin kapısını kilitlememiz nasıl doğal ise kendimizi ve çocuklarımızı korumak istememiz de öyledir.

Fakat aynı insan akşam eve geldiğinde başka bir haberle karşılaşıyor. Verilerimizin toplandığını öğreniyor. İnternette yaptığı aramaların kayıt altına alındığını görüyor. Telefonunun onu dinlediğinden şüpheleniyor. Sosyal medya algoritmalarının davranışlarını analiz ettiğini fark ediyor. Bu kez huzursuz oluyor. “Bu kadar da olmaz,” diyor. İşte tam burada çağımızın düğümü beliriyor. Kamera isteyen de aynı insan, kameradan rahatsız olan da. Takip sistemini talep eden de aynı insan, takip edildiğini söyleyen de.

Bu çelişki ilk bakışta bir tutarsızlık gibi görünür. Oysa daha derine inildiğinde insan tabiatına dair önemli bir hakikate işaret eder. İnsan yalnızca özgürlüğü seven bir varlık değildir; aynı zamanda korkan bir varlıktır. Korku ile özgürlük arasındaki gerilim insanlık tarihi kadar eskidir. Güvenlik arayışı ile bağımsızlık arzusu hiçbir zaman tam anlamıyla uzlaşmamıştır. İnsan hem korunmak ister hem de serbest kalmak. Hem duvar ister hem ufuk. Hem emniyet ister hem hareket alanı.

Dijital çağ bu eski gerilimi yeni araçlarla yeniden üretiyor. Fakat bu kez farklı bir durum var. Eskiden gözetim dışarıdan gelirdi. Devletin hafiyesi vardı, mahallenin muhbiri vardı, iktidarın gözü vardı. İnsan bunlardan sakınmaya çalışırdı. Şimdi ise gözetimin önemli bir kısmı rızayla gerçekleşiyor. Telefonumuzu biz taşıyoruz. Konumumuzu biz açıyoruz. Fotoğraflarımızı biz paylaşıyoruz. Uygulamalara izinleri biz veriyoruz. Gözetim artık kapıyı kırarak içeri girmiyor; davet edilerek eve alınıyor.

Belki de bu yüzden meseleyi yalnızca teknoloji eleştirisine indirgemek eksik kalıyor. Çünkü sorun kamera değil. Sorun algoritma da değil. Bunlar yalnızca araç. Asıl mesele insanın bu araçlarla nasıl bir ilişki kurduğu. Mesele telefonu kullanıp kullanmamak değildir. Mesele telefonun bizi neye dönüştürdüğünü fark edip etmemektir. Çünkü bir aleti kullanmak ile onun tarafından kullanılmak arasında görünmez bir çizgi vardır.

Bugün çoğumuz teknolojiyi kullandığımızı düşünüyoruz. Navigasyon bize yol gösteriyor, alışveriş uygulamaları işimizi kolaylaştırıyor, sosyal medya haber almamızı sağlıyor. Bunların hepsi doğru olabilir. Fakat aynı anda başka bir soru da sorulmalıdır: Bu sistemler bizden ne alıyor? Bize zaman kazandırırken dikkatimizi mi tüketiyor? Bize güvenlik sağlarken mahremiyetimizi mi azaltıyor? Bizi birbirine bağlarken yalnızlaştırıyor mu? Hayatımızı kolaylaştırırken irademizi zayıflatıyor mu?

Modern insanın açmazı burada başlıyor. Teknolojiyi reddedemiyor; çünkü onsuz yaşamak giderek zorlaşıyor. Fakat ona bütünüyle teslim olmak da istemiyor. Bu yüzden sürekli bir şikâyet ve bağımlılık arasında gidip geliyor. Sosyal medyadan yakınırken sosyal medyaya dönüyor. Takip edilmekten rahatsız olurken takip sistemleri talep ediyor. Mahremiyet istiyor ama görünür olmaktan da vazgeçemiyor.

Belki de çağımızın asıl meselesi gözetim değildir. Gözetimin normalleşmesidir. Hatta daha da ötesi, insanın gözetimi konforla karıştırmaya başlamasıdır. Çünkü tarihte ilk kez insanlar zinciri baskı olarak değil, kolaylık olarak tecrübe ediyor olabilirler. Birkaç saniye kazanmak için biraz mahremiyet, biraz dikkat, biraz özgürlük veriliyor. Üstelik çoğu zaman bunun farkına bile varılmıyor.

Kutuplarda geçen eski bir hikâye anlatılır. Adamın biri köpekleriyle yol alırken peşine bir kurt düşer. Kurt yaklaşınca köpeklerinden birini ona atar. Kurt onu yer, adam biraz mesafe kazanır. Fakat kurt vazgeçmez. Bir köpek daha, bir köpek daha... Sonunda adam dönüp baktığında kurtla arasındaki mesafenin kapanmış olduğunu görür. Çünkü kurdu durdurmak için kullandığı şey, aslında yoluna devam etmesini sağlayan gücün kendisidir.

Modern insanın hikâyesi biraz buna benziyor. Daha fazla güvenlik için biraz mahremiyet veriyoruz. Daha fazla konfor için biraz dikkatimizden vazgeçiyoruz. Daha fazla hız için tefekkürümüzü feda ediyoruz. Bunların her biri ilk anda makul görünüyor. Nitekim kurt da her köpekten sonra bir süre oyalanıyor. Fakat insanın kendisine sorması gereken soru şu: Güvenlik uğruna vazgeçtiklerimiz, bizi insan yapan şeylerin ta kendisi olabilir mi?

Bu yüzden sorulması gereken soru “Bizi neden izliyorlar?” sorusundan önce başka bir sorudur:

“Neden izlenmeyi bu kadar kolay kabul ediyoruz?”

Ve belki de daha önemlisi:

“Hayatımızı kolaylaştıran şeyler, hayatımız üzerindeki hâkimiyetimizi yavaş yavaş elimizden alıyorsa buna hâlâ ilerleme diyebilir miyiz?”

Kesin cevaplar vermek kolay değil. Fakat insanın kendisine sormayı bırakmaması gereken soru budur. Çünkü mesele teknolojiye karşı çıkmak değil; onunla kurduğumuz ilişkinin mahiyetini anlamaktır. Bir aletin hayatımızda bulunması tehlikeli olmayabilir. Tehlikeli olan, onsuz düşünemez, onsuz karar veremez, onsuz yaşayamaz hâle gelmektir.

Belki de gözetim çağının en karanlık tarafı verilerimizin toplanması değil; insanın kendi özgürlüğünü hangi noktada konfor uğruna terk ettiğini artık fark edemez hâle gelmesidir.

İnsan tarihte ilk kez kendi kuşatmasına gönüllü olmuş olabilir. Duvarları başkaları örmüyor artık; tuğlaları biz taşıyoruz.

Hiç yorum yok