Konteynerdeki Yalnızlık
Evimizin az ötesinde, kayaların başladığı yamaca bir konteyner konmuştu. Ne zaman geldi, kim getirdi, nasıl izin aldı, bilen yoktu. Son iki senedir bu topraklarda konteynerler zaten epeyce çoğalmıştı. Önce salgın, sonra deprem derken herkes bahçesinin köşesine bir teneke oda kondurmuştu. Şaşırmıyorduk artık. Hayat, insanı en olmaz dediği her şeye usulca alışmaya mecbur ediyordu.
Mekânlar değişmişti artık. Buraların yerlisi ile yabanı bir arada yaşamaya başlamıştı lakin herkes kendi dünyasında, kendi teneke kutusunda mahpustu. Kimsenin kimseye deva olduğu, hal hatır sorduğu yoktu. Bir ses, yarım bir selam dahi esirgeniyordu. Hele yabancı yüzler, sessizce hayatın kıyısına itiliyordu; tıpkı o yaşlı adam gibi.
Onu pek nadir, mahalleye haftada bir kurulan pazarın dönüşünde, filesi elinde, o hafif kambur yürüyüşüyle görürdük. Saçları iyice ağarmış, seyrekleşmişti. Çenesinde kısa, dağınık beyaz bir sakal uzamıştı. Üzerinde hep o aşina olduğumuz ceket vardı: omuzları düşmüş, dirsekleri parlamış lacivert bir ceket. Pantolonu ütüsüz ama her daim temizdi. Ayaklarındaki eski kunduraları sürüyerek yürür, adımlarını atarken bastonuna biraz fazla yaslanırdı. Konteynerin yanına briketten derme çatma küçük bir tuvalet yapmıştı. Ne bir bahçe düzeni, ne bir çiçek, ne de bir süs... Konteynerin çatısında duran uydu çanağı ise belki de en acı detaydı. O çanak gökyüzünden yüzlerce kanalı çekiyordu çekmesine ama o adamın sesini duyurabileceği tek bir frekans, onu şu koca dünyaya bağlayan tek bir insan yoktu.
Bir cuma günü camide rastladım ona. Şaşırmadım desem yalan olur. Gerçi işten güçten her cuma mahalle camisine gidemiyordum fakat gittiklerimde de onu hiç görmemiştim. Cemaate karışmış ama herkesin bir adım gerisinde durmayı seçmişti. Namaz sonrası çıkışta göz göze geldik. Gözleri durgun ve derindi; yorgun ama hayata kırgın değil de daha çok her şeyi kabullenmiş gibi bir bakışı vardı. Selam versem mi diye düşündüm. Dudaklarım kıpırdadı ama o sese can veremedim. O da yüzünü çevirdi, bastonunu taşa vurup ağır ağır avluya yöneldi. Bu, onunla ilk ve son karşılaşmam oldu.
Mahalleli kahvede, sokakta, komşu bahçe duvarında durmadan konuşurdu:
— “Ne yer ne içer bu adam?”
— “Elektriği nereden alıyor ki?”
— “Ege taraflarından gelmiş diyorlar…”
Söylenti çoktu ama hakikati bilen yoktu. Çocuklar bile onun yanından geçerken adımlarını hızlandırır, ürkek gözlerle konteynere bakar, sonra birbirlerini dürterek oradan koşarak uzaklaşırlardı. Adeta yaşayan bir hayaletti o.
İki hafta önce sabah vakti polis, ambulans ve itfaiye doluştu konteynerin önüne. Merak edip yaklaştık. Meğer yaşlı adama gelmişler. Ölmüş. Haberi kim vermiş, bedeni nasıl bulunmuş, bilmiyoruz. Söylenenlere göre çocukları varmış ama yıllardır görüşmüyormuş. Cenazesi de burada kaldı, memleketine bile dönmedi. Sessizce götürüp garipler mezarlığına gömdüler.
O günden beri konteyneri her görüşümde içime ince, sızlayan bir keder düşüyor. Pencereleri hâlâ açık. Polisin kapıya çektiği o sarı bant hâlâ duruyor. İçerideki perdeler rüzgârla dışarıya savruluyor. Kapının önünde bir çift eski ayakkabı ve hemen yanına yaslanmış o ahşap baston duruyor. İçinde nefes almış o adam gibi konteyner de öksüz, konteyner de boynu bükük şimdi.
Koca bir ömür, üç beş metrekarelik teneke bir kutuya sığıp tükenmişti. Ne kapısı çalınmış, ne bir bayram sabahı yolu gözlenmişti. Onun o kimsesiz, sessiz gidişi, bana ister istemez eski zamanların kalabalık evlerini, başköşede oturan yaşlılarımızı hatırlattı. Bizim buralarda bir zamanlar büyükler evin sarsılmaz direği sayılırdı. Dede torunun başucunda masal anlatır, nine yemeği karıştırırken sofranın bereketini artırırdı.
Benim de babaannem vardı. Yaz akşamlarında kapının önüne serilen minderlerde oturur, bize eski zaman hikâyeleri anlatırdı. Dedem, her sabah erkenden kalkar, çarşıya giderdi; dönüşte cebinden çıkardığı akide şekerlerini avucuma koyarken yüzünde beliren o sıcacık tebessümü hâlâ bütün berraklığıyla hatırlıyorum. O günlerin şenlikli kalabalığı, evin içindeki o tüten sıcaklık, büyüklerin varlığının verdiği güven… Şimdi hepsi eski bir sandıkta sararan birer hatıra. Evler küçüldükçe gönüller de daraldı sanki. Televizyonlar, akıllı telefonlar, ekranlar büyüdü, evlere sığmaz oldu; ama büyükler evlerin, hayatların, kalplerin dışına itildi.
Modern insanın icat ettiği yalnızlık böyle bir şey işte. Beton binaların, parlak eşyaların ve asfalta dökülen telaşların arasında koca bir kimsesizlik. İnsan, ömrünün sonunda garipler mezarlığında bir çukura usulca bırakılacağını bilse de yine de yaşarken sevilmek, yine de birinin hatırında kalmak istiyor. Belki o adam, çocuklarının buz gibi ilgisizliğinden kaçıp bu dağ başında, bu teneke kutuda bir nevi huzur aramıştı. Kim bilir?
Şimdi her akşam eve dönüşümde gözüm o yamaca, o konteynere ilişiyor. Çatısındaki yorgun uydu çanağı, kırık briketten örülmüş tuvaleti, kapıda sahibini bekleyen ayakkabıları ve rüzgârla savrulan perdeleriyle hâlâ orada duruyor. Bazen, akşamın alacasında sanki içeride bir gölge kıpırdanıyor gibi geliyor bana. Ama biliyorum ki artık o yamaçta yalnızca rüzgâr var.
Ve bir de, modern dünyanın unuttuğu bir adamın o ağır, o sessiz hatırası.

Hiç yorum yok